‘Peygamber olmaya gerek yok’

06 Haziran 2020 0

Bundan 8 yıl kadar evveldi sanırım. Templeton Fonu’nun Türkiye Kıdemli Direktörü Carlos Von Hardenberg katıldığı bir konferansta Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) katılımı konusunda iddialı ve bir o kadar da önemli açıklamalarda bulunuyordu. Citywire’a konuşan Hardenberg aynen şunları söylüyordu, “Türkiye’de yatırım dünyayı geçmiş durumda… Zihniyet hayret verici. Türkler Almanya, Rusya ve İngiltere gibi yerdeler… Türkiye’nin çok istikrarlı bir iş piyasası var ve ekonomik bir dinamo olmakta. Türkiye’nin bu anlamda yakın gelecekte AB’ye katılıp katılmayacağını tartışmak bana göre yersiz… Burada kimsenin umrunda değil. Ama gelecekte bir noktada Avrupa dizlerinin üzerine çökecek ve onlara katılmaları için yalvaracak.

Bir zaman sonra benzeri bir açıklama da, AB Parlamentosu Alde Grubu Temsilcisi ve gazeteci – yazar Koert Debeut’dan geliyordu. Debeut bir makalesinde durumu kısaca şu şekilde analiz ediyordu, “Türkiye’nin gelecekte ittifak konusunda kafasını Batı’dan Doğu’ya çevirdiği oldukça açık. Batı’da dilenci gibi karşılanmaktansa Doğu’da kahraman gibi karşılanmak çok daha güzel olsa gerek… Bizler şunu bilmeliyiz ki bu neticede AB’nin onları neredeyse yarım asır kapı önünde bekletmesinin sonucu böyle oldu. Ve bu duruma yakın zamanda inanın çok pişman olacağız.”

Avrupalı liderler endişeleniyordu:

Kanada’nın günlük ulusal gazetelerinden Globe and Mail yayımladığı bir makalede o zamanlar Başbakan olan Erdoğan için ”Ortadoğu’nun Yeni İmparatoru” yorumunda bulunuyordu. Gazetenin dış politika yazarlarından ve Avrupa Bürosu Şefi Doug Sanders imzasını taşıyan makalede Erdoğan’a övgüler yağdırılarak şu görüşlere yer veriliyordu, ”Ortadoğu’nun hemen hemen her ülkesinde en popüler politikacı olan Erdoğan, bölgenin tek Müslüman demokrasisinin lideri olarak, bir fatih gibi görülüyor. Araplar, 1100’lü yıllarda Mısır, Suriye ve Kudüs’ü fetheden Sultan Selahaddin’den bu yana ilk kez Arap olmayan bir lidere bu denli hayranlık duyuyorlar. Türkiye’nin lideri, neo-Osmanlı çıkışı ile de şimdi Avrupalı liderleri endişelendiriyor.”

Pegamber olmaya gerek yok:

Sırt çevrilemeyecek olan bütün bu yorumların haricinde bundan 6 sene kadar önce üst düzey bir Alman yetkilinin, “Türkiye’nin hızlı kalkınma sürecini ve gelecekte dünya devleri arasında olacağını görmek için peygamber olmaya gerek yok.” şeklindeki çok açık ve bariz olan açıklamaları da artık konumuzun tuzu biberi olsun diyerek asıl meseleye gelelim.

Mesele şu ki: Bütün bu açıklama ve övgülere rağmen, yaklaşık 20 yıllık bir gazetecilik birikimimle, bu ve benzeri haberleri arşivleyerek yeri ve zamanı geldiğinde sizlerle her ne kadar paylaşmış olsam da; bir noktaya daha nazarınızı çekmek istiyorum.

Şöyle ki:

Malumunuz olduğu üzere bu dünya, 40-50 yıllık diktatörlükleri birer birer devrilen; Tunus, Mısır, Libya ve belki de Suriye’yi ile, buralarda yaşanan ‘Arap baharı’ olarak adlandırılan halk ayaklanmalarını gördü ve geçirdi.

Ülkeleri bölünen, milli servetleri hortumlanan Irak ve Afganistan’ın işgalcileri olan ABD ile İngiltere’nin yanısıra Bosna Hersek’te onbinleri katledenlerle, Filistin’de taş üstünde taş koymadan emzikli bebeleri katledenleri ise unutmamış olsak gerek!

Ve derken; geçtiğimiz yıl Fransa merkezli Avrupa’nın bazı ülkelerini etkisi altına alan ‘sarı yelekliler’ dalgası, insanlığı evlerine kapatarak adeta esir alan korona krizi ve şu günlerde de Amerika’yı yangın yerine çeviren ‘siyahi öfke’

Demem o ki, dünya da ‘o gün’ ve ‘bu gün’ benzeri gelişmeler sürekli yaşanıyor ve yaşanacak ta.

Beni asıl dikkat çekmek istediğim; madalyonun görünen tarafında özgürlükler, hak, hukuk ve demokrasi için yıllardır savaş veren insanlık var iken; görünmeyen diğer tarafındakilere dikkat çekmek.

Karanlık odalarda, kör kuyularda ve perde arkalrında kim bilir hala ne entriklar ve sinsi planlar hazırlanıyordur. Kimler oyun kurucu olarak seçildi ve kimlerin devri bitti de bir limon gibi kenara sıkılıp atılacaklar. İnanın bana sadece son 4-5 ayda meydana gelen gelişmelerin perde arkasına değil de perde önüne baksanız dahi bazı şeyleri bütün çıplaklığıya göreceksiniz zaten.

Peki ne yapabiliriz?

Gelin isterseniz bu soruya affınıza sığınarak şu güzel bir hikayeyle cevap verelim:

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği kuyunun dibine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu, düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprak ta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış, bağırmış kendi dilinde. Ayıptır söylemesi ‘anırmış’ yani. Sesi duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karsılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırmış. Çağırmış çağırmasına da, “Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak” soruları da maalesef havada kalmış. Sonunda karar verilmiş ve “Kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.” Denmiş.  Ve derken ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, o yaralı haliyle her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Böylece ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her seferinde biraz daha yükselmiş . Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış.

Köylüler mi? 

Ağızları açık bakakalmışlar!

Demem o ki:

Hayat, güzel görünmesine rağmen bazen bizim üzerimize de abanır. Bütün güzelliklere rağmen kirli yüzünü bazen bize de gösterir. Ne bazeni, belki de çoğu zaman. Çekemeyen, kıskananlar çıkabilir. Mücadeleden bıkıp pes ederek, üzerimizi toz toprakla örtmeye çalışanlarımız ise çok olur. Böyle durumlarda bize düşen ise sızlanıp pes etmeden, düşünüp silkinerek kurtulmak ve ağızları açık bırakarak aydınlığa adım atmaktır.

Kör kuyuda olsak bile.

Vesselam,

BENZER KONULAR
YORUM YAZ
error: Content is protected !!